besme@esme.org   
 

Bir Zamanlar Türk Futbolu

Futbol borsada değil, arsada güzeldi

Bizim zamanlarımız, Türk futbolunun hala izlenmeye değer olduğu dönemlerin sonuna denk gelir. Aslında Türk futbolu, şike davaları ve Passolig'den çok önce izlenmeye değer olma özelliğini kaybetmişti.

Sadece tek bir olayla oldu diyemeyiz. Endüstriyel futbolun Türkiye'ye de sirayet etmesi, takım isimlerinin sonuna A.Ş. getirilmesi, sponsor olan şirketlerin isimlerinin gelmesi, bir takımın efsane olmuş bir futbolcusunun ezeli rakibine profesyonellik kılıfı altında kolayca geçebilmeye başlaması, buna kimsenin aldırmaması, şehir takımlarının o şehirde doğup büyümüş oyunculardan oluşmaması, yabancı futbolcu serbestliği ve onlarca diğer neden.

Tüm bunlar tabuta birer çivi oldu ve bir gün bir de baktık ki ortada bildiğimiz anlamda bir Türk futbolu kalmamış.

Yıllar geçtikten sonra şimdi farkediyorum ki; olan şey sadece dünya futbolundaki endüstriyelleşme sürecinin, geç de olsa Türkiye'ye de taşınmasıymış.

Şanlı Bordeux Zaferi 1985

Bu maç, zaten hezimete uğrayacağız diye televizyondan naklen bile yayınlanmamıştı, radyodan dinlemiştik

Macaristan Zaferi

Türk Milli Takımı, 1950'lerin en başarılı takımı Macaristan'ı 3-1 yenmişti. Bizim zamanlarımızın futbol yorumcularının dilinde hep bu efsane maç vardı.

50'ler ve 70'lerin sonu arasındaki dönemde hayli başarılı olan Türk futbolu, bu tarihlerden sonra artık dünyadaki endüstriyelleşme sürecini takip etmediği için başarısız olmaya başlamıştı. Bizim zamanlarımız, dünyada başarısız olmasına rağmen hala amatör ruhunu koruyan güzel zamanların sonuna denk gelir.

Elbette bizim ağabeylerimiz ve babalarımız ve dedelerimiz, Türk futbolunun çok daha güzel zamanlarını yaşadılar. 1950'lerde o zamanın devi Macaristan'ı yenebilen, 1960'larda karşısına çıkan her takımı yenme potansiyeli olan, 1970'lerde kulüp takımları bazında başarılı geçen dönemler yaşanmıştı.

Lefter, Metin Oktay, Turgay Şeren ve nice efsane futbolcuyu, bizden önceki nesiller keyifle izlediler. Hem milli takım, hem de kulüp takımları, karşısına çıkan her takıma her türlü sonucu tattırabilme potansiyeli taşıyordu.

Sahalar topraktı ve sadece gündüz maçları yapılabiliyordu. Antreman sahaları yoktu, takımlar nerede yer bulursa orada çalışıyordu. Transfer ücretleri, diğer meslek gruplarına göre yüksek olsa da; yurtdışındaki meslektaşlarına göre komik sayılırdı. Amatör ruhla dişediş mücadedele edilen bu dönemlerde futbol seyircisi olmayı gerçekten çok isterdim.

Bizim Zamanlarımızda Türk Futbolu

1970'lerin ikinci yarısından 1980'ların sonunda kadar türk futbolu amatör ruhunu büyük ölçüde korudu. Bugünün antrenörü Fatih Terim, meslek hayatının büyük bölümünde Galatasaray'da; Büyük Mustafa olarak tanıdığımız Mustafa Denizli de aynı şekilde Altay'da top koşturarak tamamladı. Her ikisi de jübilelerini yıllar boyu emek verdiği takımlarda yaptılar. Başka bir takıma transfer olmaları düşünülemezdi bile.

Bursaspor'un efsane oyuncusu Sedat 3, futbol hayatına başladığı Bursaspor'da jübile yaparak emekli oldu. Trabzonsporlu Şenol (Şenol Güneş) de aynı şekilde futbol hayatına Trabzonspor'da nokta koydu.

Şehir takımların oyuncularının büyük bölümü yine aynı şehrin çocuklarıydı.

Oysa aynı dönemlerde Avrupa'da ve Güney Amerika'da profesyonel futbol, tüm kurumlarıyla sisteme egemen olmuştu bile. Takımlar sponsor şirketlerce fonlanıyor, forma ve benzeri eşyalar takımların dükkanlarında özel lisansla satılıyor; televizyon yayınları da şifrelenip abonelere satılıyordu. Aslında akla gelebilecek, satılması mümkün olan her şey, bir şekilde paketlenip satılıyordu.

Bursaspor'un 1979-80 Kadrosu

Sedat III, ayakta soldan üçüncü. (bursaspor.net'ten alıntıdır)


Politikanın ilgisi

Türkiye Kupası 1980-81

Ankaragücü, Kenan Evren'in elinden Türkiye Kupası'nı alıyor.

Türkiye aynı yolu izleyememişti, ya da izlememişti, bilemiyorum. Belki de 1970'lerin ikinci yarısından sonra başlayan politik karmaşa ortamı buna engel olmuştu.

12 Eylül 1980 darbesini yapan ve destekleyenler, belli bir zaman geçtikten sonra bu duruma odaklanmaya karar verdiler. Portekiz diktatörü Salazar'ın ünlü 3F yöntemi, Türkiye'de küçük farklarla uygulanmaya başlandı.

12 Eylül cuntasının lideri Kenan Evren, Türkiye Kupası'nı kazanan Ankaragücü'nün, Birinci Lig'e yükseltilmesini sağlamak için gereken kural düzenlemesinin yapılması direktifini verdi. Bu kuraldan, sonraki yıllarda küme düşüp Türkiye Kupası'nı kazanan Bursaspor da yararlanacaktı (1985-86 sezonu).

Devamında Özal döneminde, halkı ülke gündeminden koparmak için, diğer şeylerin yanında futbol da sonuna kadar kullanıldı. Devlet büyükleri, futbola çok yakın bir duruş sergilediler, maçlara bile gitmeye başladılar. Yerel yönetimlerde bu eğilim çok daha yoğun şekilde yaşandı.

Türk siyasetçileri, futbola, doğrudan ya da dolaylı yollarla yüzlerce kez müdahale ettiler.


Başarısızlığın Dip Noktası

1980'lerin ortalarına doğru Türk futbolu, uluslararası başarı açısından tümüyle dibe vurdu. Uzun bir süredir Dünya Kupası'na gidememiştik. Son Dünya Kupası Finalleri'ni hatırlayan nesil artık orta yaş ve üzeriydi. Kulüpler bazında da, Avrupa Kupaları'nda bir tur atlayabildiğimiz durumlara bile sevinir olmuştuk.

Tüm bunların sonunda, Kasım 1984'te, 8-0'lık İngiltere hezimeti geldi. Bu artık dip noktasıydı. Türk Halkı futbolu çok seviyordu ama bu başarısızlık seviyesi, politikacılar açısından futbolu bir araç olarak kullanabilme yeteneğini sınırlıyordu. Bir an önce başarılı sonuçlar alınmalıydı.

Ağız birliği etmişçesine tüm spor yazarları, televizyon yorumcuları ve futbolun ileri gelenleri, artık Türk futbolunun, tümüyle profesyonel yapıya geçmesi gerektiğini savunmaya başladılar.

8-0'lık İngiltere Hezimeti

Türk futbolu için dip noktası


Nihayet Başarılar Gelmeye Başlar

Jupp Derwall

Türk futbolunun yükseliş döneminin sembolü

Profesyonel bakış yerleştikçe, başarılar da yavaş yavaş gelmeye başladı. Galatasaray'ın Jup Derwall'i getirmesi, Milli Takım'ın başına Piontek'in geçmesi, büyük takımların kendi antrenman sahalarını yapması, yabancı futbolcu sınırlarının yavaş yavaş kaldırılması, kulüplerin astronomik borç batağına girmeyi göze alarak pahalı transfer yapmaları; etkisini 80'lerin sonunda göstermeye başlamıştı.

Bir yandan da devlet desteğiyle altyapı da güçlendiriliyordu. Stadyumlara çim ekiliyor, gece maçı oynanabilmesi için aydınlatma düzenekleri yapılıyor, stadyum kapasiteleri artırılıyor, bir yandan da Türkiye 3. Ligi açılarak, tüm Anadolu'da profesyonel futbol yaygınlaştırılıyordu.

Tüm bu olanlar, yine de Türk futbolunu henüz tam olarak bozmamıştı, çünkü asıl felaket henüz başlamamıştı.


...

Diktatörlerin ve diğer egemenlerin futbolu kendi çıkarlarına uygun şekilde, kitleleri gündemden uzaklaştırmak için kullanmalarını çok sorun edecek insanlar değiliz. Zaten bir çok yönden kitleleri gerçek potansiyellerinin çok altında tutup dikensiz gül bahçesi içinde ülkeyi yönetmeleri mümkün. Varsın futbolu da bu açıdan kullansınlar, çok önemli değil.

Gerçek sorun, futbolun sermayenin eline düşmesi ve birilerinin para kazanabilmesi için her türlü duygunun dibine kadar sağılması, futbola gönül verenlerin etinden sütünden faydalanılmasıdır.

Türk futbolu ne zaman bitti? Bunun kesin bir noktası yok. Yıllar geçtikçe, yaşadığımız irili ufaklı gelişmelerin ardından, bir de baktık ki her şey olmuş bitmiş.

1980'lerde sadece Türk kökenli yabancı futbolcuya izin verilirken, sonraları bir yabancıya izin çıktı ve yıllar boyunca bu sayı arttıkça arttı. Bu yazıyı yazdığım 2016 yılında kadroda 14 yabancıya kadar izin var ve 11'ini oynatabiliyorsun. Yani sahaya tümüyle yabancı oyuncularla çıkmak mümkün.

Trabzonspor

Şenol Güneş'in kaleciliğini yaptığı Trabzonspor, Türk futbolunun son gerçek güzelliğiydi. Neredeyse tüm oyuncular Trabzon'da doğup büyümüştü.


Türk Futbolu Zirvede

Dünya Üçüncülüğü

Bizim zamanlarımızda, sadece finallere katılabilmenin hayalini kurardık ve hiç olmadı. Futbolun tadı kaçtıktan sonra böyle buruk bir zafer yaşadık.

Her ne kadar sevimsiz gelse de, para akmaya başladığı için, 1990'ların sonunda ve 2000'lerin başında, Türk futbolu en başarılı günlerini yaşadı.

Galatasaray 2000 yılında UEFA Kupası'nı ve Süper Kupa'yı aldı. Türk Milli Takımı 2002'de dünya üçüncüsü oldu ve Euro 2008'de yarı final oynadı. Yine bu dönemde kulüpler, Avrupa kupalarında çeyrek ve yarı final oynadılar. Tüm bunlar, aslında 1980'lerin sonunda atılan tohumların meyveleriydi. Bu gelen başarılar yüzünden ben de dahil tüm futbolseverler, Türk futbolunda yaşanan sevimsizlikleri görmezden geldik.

Türk futbolunun zirvede olduğu o günlerde bile, aslında çoktan tadı kaçmıştı ve başarısız olduğumuz ama her şeyin daha bir sahici olduğu o eski günleri özler hale gelmiştim.

1980'lerin başındaki kadar başarısızlığın dibinde olmasak da altın çağ geride kaldı. Kulüplerimiz birkaç tur atladığında normal karşılıyoruz. Milli Takım da son anda Euro 2016'ya katılma şansını yakaladı. Ama tüm işaretler Türk futbolunun artık gerileme döneminde olduğunu gösteriyor. Artık UEFA Kupası'nı kazanan Galatasaray ve Dünya Kupası'nda 3. olan Milli Takım'ın o başarılı dönemlerinden çok uzaktayız.


Ve Çöküş

Tüm bu başarıların yaratılması için oluşturulan çark, çok fazla para gerektiriyor. Naklen yayın ihalesini alan kurum, ödediği milyonlarca doları çıkartmak için agresif satış politikası yürütüyor. Kulüpler almak zorunda olduğu yabancı futbolculara para yetiştirebilmek için naklen yayın ve stadyum gelirinin yanında, store adı altında dükkanlar açarak ürün satıyor. Caddelerde ve alışveriş merkezlerinde; Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş mağazalarının yan yana olması ve hepsinde aslında hemen hemen aynı ürünlerin, sadece farklı renklerle satılması, işin sıkıcılığını bir kat daha artırıyor.

Artık yirmibirinci yüzyıldayız. Bursa'da doğup, tüm futbol hayatını Bursaspor'da geçirip, yine Bursaspor formasıyla jübile yapan Sedat 3 gibi futbolcuların artık olamayacağının farkındayım ama bazı şeyler de yenir yutulur gibi değil. Şimdilerde, bir kulübün efsane oyuncusu olmak, kulübe ve şehre bağlılık çok anlam ifade etmiyor. Her an her şey olabilir; her oyuncu her kulübe transfer olabilir.

Yıllar boyu Fenerbahçe seyircisi tarafından nefret edilen Emre Belözoğlu'nun Fenerbahçe'ye transfer olması herhalde beni futboldan tümüyle soğutan son darbe oldu. Elbette başarı en büyük kriter ama bu kadarı da fazla yahu!

Ben artık futbolu takip etmekten tümüyle vazgeçtim.

Şükrü Saracoğlu'nun eski ve yeni hali

Çok daha modern, daha çok seyirci alıyor ve gece maç yapılabiliyor, ama o eski sıcaklığı yok


Bizim Zamanlarımızda Güzel Olan Neydi?

Stüdyo Pazar

Cenk Koray meşhur Kutu Oyunu'nu oynuyor. Sunulan hiçbir alternatifi beğenmeyen insanlara, 'O zaman kutunu açıyoruz' deyişi bu oyundan çıkmıştır.

Bizim zamanlarımızda Lefter, Metin Oktay ve diğer efsaneler çoktan emekli olmuştu ve futbolun asıl güzelliğini yaşayamadık. Bizim şansımız, televizyonda futbolun en güzel zamanlarını yaşamamızdı. En güzel spor gazeteleri de bizim zamanlarımızda çıktı.

Pazar sabahları, kovboy filminin hemen ardından Stüdyo Pazar başlardı ve akşama doğru ancak biterdi. Şimdlerde benzeri olamayacak bu programda her şey vardı.

Stüdyo Pazar programının vazgeçilmez karakteri Bay Meraklı Stüdyo Pazar programının
vazgeçilmez karakteri Bay Meraklı

Kelimenin tam anlamıyla her şey. Şarkılardan, türkülerden tutun da, komedi skeçlerine, çizgi filmlerine, yarışmalara kadar her şey vardı.

Stüdyo Pazar klasikleri arasında Cenk Koray'ın 'kutu oyunu', Erkan Yolaç'ın 'evet-hayır' oyunu, Güneş Tecelli'nin abuk ve komik yarışmaları, Ali Poyazoğlu'nun skeçleri ve çizgi karakter Bay Meraklı vardı. Hatta Red Kid çizgi filmi bile gösterilirdi.

Öğleden sonra canlı maç yayını başlar ve maçın tümü ücretsiz olarak yayınlanırdı. Maç arasında ve en sonunda maç bittikten sonra da Stüdyo Pazar kaldığı yerden devam ederdi.


Radyo

Çocukluğumun en güzel günlerinden bazıları, radyo başında maç dinleyerek geçti. Zonguldak'ta akademi lojmanlarındaki evimizin misafir odasında benim favorim olan siyah-beyaz televizyon; küçük oturma odasında da babamın favorisi olan büyükçe bir radyo vardı. Özellikle futbolla ilgilenmeye başladıktan sonra küçük oturma odasını ve radyoyu daha çok sevmeye başlamıştım.

Hafta sonları maç yayınları yapılırdı. Bizim zamanlarımızda stadlarda ışıklandırma olmadığı için, tüm maçlar gündüz yapılır ve hemen hemen aynı saatlerde başlardı. Dolayısıyla birkaç maç dönüşümlü olarak yayınlanırdı. Sık sık, devam eden maç yayını kesilerek, diğer bir kente bağlanılırdı. Özellikle diğer maçlardan birinde gol olduğu zaman, aniden spikerin sesi fade-out edilerek diğer maça geçilirdi.

Dışarıda oynayacak arkadaş bulamadığımda ya da hava çok yağmurlu olduğunda, radyo başında eşi bulunmayacak birkaç saat geçirirdim.

Radyodan dinlediğim golleri, spikerin anlattıkları doğrultusunda hayal gücümle canlandırmaya çalışırdım. Akşamları haberlerin sonunda, günün maçlarından özetler verilir ve bu sayede, hayal ettiğim şeyle gerçeğini karşılaştırma olanağı bulurdum. Pek çoğu, hayal ettiğimden çok farklı şekilde atılmış olurdu. Golleri bu şekilde sonradan izleyebiliyorduk. Elbette maçın özeti yayınlanırsa ve ben de izleme olanağı bulabilirsem. Doğal olarak, sonradan izleyemedğim yüzlerce gol, sadece hayal dünyamın bir yerinde duruyor.

Altan Erbulak Karikatürleri

Milliyet Gazetesi'nin spor sayfalarının en renkli köşelerinden biri de haftada birkaç kez yayınlanan Altan Erbulak karikatürleriydi.


Milliyet Gazetesi

Haftanın Ardından

Haftanın kare ası, haftanın onbiri ve daha fazlası. Şenol Güneş haftanın oyuncusu. Gol krallığı listesinde Mustafa Denizli var.

Milliyet Gazetesi'nden de bahsetmeden olmaz. Şimdilerde telefonda ağlayan tüpçünün sahibi olduğu paçavrayla ilgisi olmayan bir güzellikti Milliyet. En çok okunan gazete değildi ama spor basınının amiral gemisiydi.

Spor sayfası, gazetenin en arkasında yer alır ve gününe bağlı olarak arkadan başa doğru giderdi. En etkili spor yazarları Milliyet Spor'daydı, sezon başında Milliyet'in vereceği fikstür dört gözle beklenirdi. Altan Erbulak haftada birkaç kez çok eğlenceli karikatürler çizerdi. Salı günleri, 'haftanın kare ası ve haftanın onbiri' için iple çekilirdi. Her yıl yapılan Yılın Sporcusu Yarışması da her kesim tarafından çok ciddiye alınırdı.

Normalde Milliyet okumayan futbolseverler bile, Pazartesi ve Salı günleri Milliyet alırlardı. Milliyet Spor'un yazar kadrosu da çok sağlamdı. İslam Çupi'den, Turgay Şeren'e; Doğan Babacan'dan Halit Kıvanç'a kadar pek çok önemli kişi Milliyet Spor'a yazardı. 80'lerin sonuna doğru, spor sayfalarının çok büyük yardımıyla Milliyet Gazetesi 1 milyon tiraja kadar ulaşmıştı.

1990'ların ikinci yarısından itibaren; hem spor gazetelerinin çıkışı, hem de özel televizyonlarda futbol programlarının patlamasından sonra, gazetelerin spor sayfaları eski önemini yitirdi. İslam Çupi'nin 2001 yılında ölümünden sonra, resmi olarak Milliyet Spor efsanesi de bitmiş oldu.


Güzel Zamanlar Gördük

Bordeaux zaferiyle başlamıştım, öyle bitireyim. Bordeaux fatihi Selçuk, Türk futbolunun bitişinin gerçek noktası olabilir. Fenerbahçe'de efsane olduğu yıllar geride kalıp gözden düşünce Galatasaray'a transfer olmuştu. Bu bile başlı başına futbolun eski tadını vermediğinin işaretiydi. Ama Selçuk buna rağmen bu çarkın içine kendini kaptırmadı. Daha sonra verdiği bir röportajda, Galatasaray'da oynarken Fenerbahçe'ye de gol attığını ama gol sonrası sevinmediğini söylemişti.

Selçuk, hayata çok erken yaşta veda etti. Onun ölümüyle, Fenerbahçe'nin son efsanesi de bu dünyadan ayrılmış oldu. Bir yıl önce de Lefter hayata veda etmişti.

Bazılarına anlamsız gelse de, futbolun insanları birleştiren çok güçlü bir tarafı vardı. Çok farklı fikirden insanlar bu ortak payda üzerinde birleşip en azından konuşabiliyordu.

Benim zamanlarımda, bu büyünün yaşandığı son yıllara şahitlik ettim.

Selçuk Yula

Fenerbahçe'nin son efsanevi futbolcusu


  Yorum Yaz Ajax


Please enter your name
Please enter a valid email address
Please enter a message in the textarea.
STATUS HERE
  Hakkımda
Bilgin Esme

Ben Bilgin Eşme.

Elimden ve hatıralarımdan kayıp gidenleri not etmek için böyle bir sayfaya başladım.

Daha ayrıntılı bilgi için : Ben Kimim?

   
  Güncel Yazılar
  Güncel Resimler
  İletişim
  Bilgin Eşme

Istanbul TURKEY

Mail : besme@esme.org
  Aktif Saatler : 10:00 - 19:00 GMT+2